Architecture Taking Shape Between Nature and Culture: The Primitive Hut as a Man-Made Creation

Architecture Between Nature and Culture

Yazarlar

  • Feyza Topçuoğlu

DOI:

https://doi.org/10.14744/tasarimkuram.2022.71463

Anahtar Kelimeler:

Doğa- kültür- mimesis- ilkel kulübe- köken- mimarlık

Özet

Mimarlığın doğayla olan bağlantısı mimarlık tarihinde karmaşık bir döngü içerisinde temsil edilir ve süreç olarak yapılı çevre ile sonuçlanan insan eylemleriyle iç içe geçer. Mimarlık, doğayı kontrol etmek ve mekânsallaştırmak için kültürü kendi disiplini ile birleştirerek meşrulaştırmaya çalışır. Bu çalışma, mimarlık üzerinden taklit, kopya, benzerlik ve farklılık gibi pek çok kavramı kapsayan mimesis bağlamında doğa/kültür ikilemini sorunsallaştırmakta ve sorgulamaktadır. Antik çağdan günümüze otoriter varlığı ile mimarlıkta önemli konumda olan doğa, farklı yorumlarla birlikte disiplin içerisinde materyal varlığını kültür aracılı[1]ğıyla temsil etmektedir. Çalışma iki terimi de anlamak için mimarlığın kutsal kitapları olarak bilinen Vitruvius’un Mimarlık Üzerine 10 Kitabı’ndan başlayarak, Serlio ve Palladio’nun Mimarlık Üzerine kitaplarındaki doğa algısının mimarlıkta kültürü nasıl ikincil bir doğa olarak kurguladığını eleştirel bir literatür taraması üzerinden irdelemektedir. Doğa ve kültür arasındaki ilişki birbirleriyle çekişmeli bir tartışmayı ortaya çıkarmıştır. Bunun üzerine klasik dönemden günümüze doğrusal bir tarihsel anlatı içinde kültürün doğadan ayrılmasının eleştirisi adına temeller atılmıştır. Mimesis kavramının bu temeller üzerinden doğanın özünü ortaya çıkarmak için insan eylemi üzerinden anlamlı yorumlar ve örüntülerle ortaya çıkması da bu eleştirileri güçlendirmektedir. Mimesis mimarlığın zamansallığında doğa ile pazarlık içerisinde ve kültürel sürekliliklerin derinliğindeki yaratıcı ve anlamsal çıkarımlarla mimari imgeleri oluşturur. Böylece doğadaki bir nesnenin benzerliği veya işlevselliği doğanın taklidinin mimari imgesiyle kültürel kimlik kazanması ve gerçekliğin asimilasyonlarıyla temsil edilir. Bu araştırma mimesis üzerine değinilen ifade ve söylemlerle mimesisin yalnızca doğayla ilintili değil, aynı zamanda kültürel bağlamda da ortaya çıkan biçim ve geleneklerle mimarlık disiplininde yapay bir düzen oluşturduğunu savunmaktadır. Belirli evrensel veya mutlak değerlerle doğayı ve kaynaklarını insan mükemmelliğine göre evcilleştiren, kültür ve mimarlık üretiminin kökenlerine dayanan en belirgin pratik ilkel kulübedir. Çalışmada kültürün doğa üzerindeki rolü, ilkel mimarlığın ve mimarinin kökenlerinden gelerek doğanın kültürel olarak değerlendirmesini temsil eden ilkel kulübe üzerinden gözlemlenmektedir. Çalışma ilk olarak Vitruvius’un antik dönemde mesken olarak ele aldığı ilkel kulübenin, 18. yüzyılda Marc-Antoine Laugier ve Jean Nicolas Louis Durand’ın ve 19. yüzyılda Gottfried Semper’in bakış açılarına ve kurgularına göre yeniden şekillenmesi ve temsiliyetini sorgulamaktadır. Mimarlığın evrensel dilini karakterize ederken doğanın kısıtlayıcı koşulları altında “bütün bir destek ve ölçü sistemine dönüşen iki gövdeye düşen bir ağaç dalının kazası” olarak ilkel kulübe, doğal koşulların mimesis ve analoğu ile bilişsel temsiller ve şemalar zemininde kültüre ilerleyen insan zihnini çağrıştırır. Mimarlığın temelleri doğadan gelen basitlik, sağlamlık, düzenlilik ve simetri normlarının manevrasıyla, içerisinde sosyo-kültürel bir ekonominin döndüğü ilkel kabinlerden, anıtsallık ve süslemenin ön plana çıktığı mimari elemanların toprak yığını üzerinde çevrelenip, bütün bu oluşumu korumak adına üst örtünün getirildiği ve zenginleştiği konut kavramına doğru evcilleştirilir. Mimesis, özne ve nesne (doğa/ kültür) arasındaki antitezin ötesine geçerek modern dönem ve sonrasında antikiteden farklılaşmıştır. Mimesis histografisi üzerinden gelişen çalışma, ilkel kulübelerin gelişimindeki mütevazi başlangıçları daha sonraki bir aşamaya eklemleyerek oldukça karmaşık mekan yaratma bilincine ışık tutmaktadır. Doğayı manipüle edilecek bir ontolojik gerçeklik olarak ele alarak günümüze kadar gelişen mimarlık pratiği doğa-kültür doktrini üzerinde değişen paradigmayı öne çıkarır. Bu paradigma, 21. yüzyılda doğadan geri çekilmek için mimesisi bir jeneratör olarak kullanarak mimari prototipler yaratmanın yerine sosyo-mekansal süreklilik içerisinde doğa-kültür diyalektiğini yeni ve var olmayan olasılıklara doğru yönlendirir. Geometrik soyutlamanın arkitektonik kavramı olan mimesis, daha nesnel, rasyonel ve maddi olarak insan kültürüne yakın ikinci doğadan gelişen ve birçok boyuttan oluşan yeni bir dünya olarak temsil edilir. Bütün bu temsil ve soyutlama süreci ve mimarlıktaki yaratıcı dürtü “mimesisin genel şemsiyesi” altında taklitten öte duyusal bilgi kümülatifi olarak toplanabilir. Böylece mimarlık, insana ve çevresindeki nesnelere aracılık ederek duyusal bilgi akışıyla insanın iç doğasını daha da yansıtır. Mimesisin yaygın olarak uygulanması, doğayı metalaştırarak mevcut teknolojiye uyum sağlayan mimari tasarıma entegre edilir. Malzeme kullanımındaki yaratıcılık, uyarlanabilirlik, ölçeklenebilirlik ve optimize edilmiş üretim teknikleri aracılığıyla, doğanın değişmez yasalarını göz ardı ederek, doğadan arındırılmış optimal modeller kolayca karakterize edebilir. Bu çalışma, tipik ve eleştirel bir model olarak ilkel kulübenin mimesis üzerinden mimarlık disiplinindeki varoluşunun literatürde yeniden değerlendirilmesi sonucunda, doğa-kültür diyalektiği içerisinde yalnızca doğa ile sınırlı kalmayan bir kültür verisi olduğu kanısına varmaktadır. Böylelikle, kültürü takip etmek için doğasal varoluştan, fikirlerin daha refleksif ve örgütsel yansıdığı bir mimarlık imajına doğru mimesis bütünlüğü içerisinde farkındalık yaratılabilir.

Yayınlanmış

2023-03-29